“Sözün ve ahengin izinde, mısraların derinliğine açılan kapı.”
“Öyle bir zamana denk geldik ki, hüznü bile gürültüye getiriyorlar.”
Ahmet Abi, güzelim, bir mendil niye kanar
Dünyanın bütün mendilleri kanıyor baksana
Biliyor musun az az yaşıyorsun içimde
Oysaki seninle güzel olmak ne güzel şey
Ben Ayten'i bilirim, Ayten de beni.
Ayten bir güldü, koklamaya kıyamadığım.
Beni kör kuyularda merdivensiz bıraktın,
Denizler ortasında yelkensiz bıraktın,
Seninle olmanın en güzel yanı ne biliyor musun?
Nereden bileceksin!
Bağlanmayacaksın bir şeye, öyle körü körüne.
"O olmazsa yaşayamam" demeyeceksin.
Gitmişti makama arzuhal için,
"Bey" dedi, yutkundu, eğdi başını.
Sarı saçlarına deli gönlümü
Bağlamışım, çözülmüyor Mihriban!
Duydum ki bizi bırakmaya azmediyorsun, etme.
Başka bir yâr, başka bir dosta meylediyorsun, etme.
Aşkın aldı benden beni,
Bana seni gerek seni.
Ben yürürüm yâne yâne,
Aşk boyadı beni kâne,
Dost dost diye nicesine sarıldım,
Benim sâdık yârim kara topraktır.
Ben giderim adım kalır,
Dostlar beni hatırlasın.
Uzun ince bir yoldayım,
Gidiyorum gündüz gece.
Bursa'da bir eski cami avlusu,
Küçük şadırvanda şakırdayan su;
Ne içindeyim zamanın,
Ne de büsbütün dışında;
Dönülmez akşamın ufkundayız. Vakit çok geç;
Bu son fasıldır ey ömrüm, nasıl geçersen geç!
Artık demir almak günü gelmişse zamandan,
Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan.
Sen, kaçan bir ürkek ceylansın dağda,
Ben, peşine düşmüş bir canavardım.
Gaiblerden bir ses geldi bu seher,
Dedi: Gezme durma, vakt erişti, gel!
Sokaktayım, kimsesiz bir sokak ortasında;
Yürüyorum, arkama bakmadan yürüyorum.
Senin kalbinden sürgün oldum ilkin
Bütün sürgünlüklerim bir bir bu sürgünün peşinden geldi
Mona Roza, siyah güller, ak güller;
Gülce'nin gülleri ve beyaz yatak.
Maviye
Maviye çalar gözlerin,
Seni, anlatabilmek seni.
İyi çocuklara, kahramanlara.
İstanbul'da, Boğaziçi'nde,
Bir garip Orhan Veli'yim;
Ağlasam sesimi duyar mısınız,
Mısralarımda;
İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Önce hafiften bir rüzgâr esiyor;
Karlı kayın ormanında
Yürüyorum geceleyin.
Dörtnala gelip Uzak Asya'dan
Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan
Yaşamak şakaya gelmez,
Büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın
Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da
Hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil,
Aysel gitme namussuz bir sis örtünmüş bıyıklarına
Gözlerin çakmak çakmak bu puslu havada
Gözlerin gözlerime değince
Felâketim olurdu ağlardım
Ben sana mecburum bilemezsin
Adını mıh gibi aklımda tutuyorum
Memleket isterim
Gök mavi, dal yeşil, tarla sarı olsun;
Desem ki vakitlerden bir nisan akşamıdır,
Rüzgârların en ferahlatıcısı senden esiyor,
Yaş otuz beş! yolun yarısı eder.
Dante gibi ortasındayız ömrün.
Bekle dedi gitti
Ben beklemedim, o da gelmedi.
Çiçeklerin umudu vardır,
Toprağın altından göğe uzanan.
Hâlbuki korkulacak hiçbir şey yoktu ortalıkta
Her şey naylondandı o kadar
Sımsıcak konuşurdun konuşunca
Uçak paronaları gibi darmadağın
Şimdi sen kalkıp gidiyorsun. Git.
Gözlerin durur mu onlar da gidiyorlar. Gitsinler.
Yalnızlık, yaşamda bir an,
Hep yeniden başlayan..
Sana gitme demeyeceğim.
Üşüyorsun ceketimi al.
Sizin alınız al inandım
Morunuz mor inandım
İkimiz birden sevinebiliriz göğe bakalım
Şu kaçamak ışıklardan şu şeker kamışlarından
Böylece bir kere daha boynunlayız sayılı yerlerinden
En uzun boynun bu senin dayanmaya boynun
Biliyorum sana giden yollar kapalı
Üstelik sen de hiçbir zaman sevmedin beni